Ölüyü Sikmek
August 22, 2009 · Kategori: Oyku
1. KISIM: ÖĞÜT
Buraların mezarlıklarının gotik bir havası yok, öyle bir yer de arama. Amacın başkasının bileceği bir şey yapmak olmadığından başlangıca güzel bir kare yerleştirmek zorunda değilsin. Çok güçlü değilsen ilk açtığını becermek en iyisi. Zira ilkinden sonrası çok ağır gelir; sanki önceki bir sonrakini kıskanır, sanki sen işini yaparken hiç bilinmeyen bir yaratığı çağırıp yapmak istediğin eylemi senin üzerinde denetecektir. Aslında ruhu reddettiysen fazla bir zorluk yok. En fazla yorulursun, duymuşsundur; gücünün yerinde olması gerekir. Sonuçta maddeye tapıyorsan da, ruhtan ödün patlıyorsa da en iyisi ilki... Bunun için ki seçiminde dikkatli ol. Süslenmiş bir mezara gömülü olan, tahminimce, senin hoşlanacağın tipte biri değildir. Kuytu, saklanmış, çalılıkların arasından zor görülen yerlere git derim. Adı hoşuna giden birinin mezarını açabilirsin. Kendisini olmasa dahi gözünü kapatıp adını sikersin.
Karşındaki acı çekmeyecektir ve eğer içinde şu imamın, papazın kandırmacalarından yoksa sen de çekmeyeceksin. Ölü çirkinliğini göremeyecek, rahat ol; duygularını belli etmek zorunda da hissetme kendini; ruha inanıyorsan bile karşındaki ölü, onda ruh yok. Ama ölülere bile bir ruh verdiysen, buraya kadar beni boşuna dinledin. Hava kararıyor ve mezarlık burada işi olmayanlar için pek tekin değildir. Gecenin nasıl biteceği hakkında bir kehanette bulunamam.
Cesetler gömülmeden yıkanmış olur buralarda, ama ceset sonuçta; çürür, kötü kokar; yine de iyi yanından bak; başka bir ülkede yaşayıp kül tomarlarını tükürükleyip otuz bir çekmek zorunda da kalabilirdin.
Bağımlılık haline gelecek. Bunun için şimdiden mezar bekçileriyle iyi geçinmeye bak. İstersen ölünü yaşayanlar arasından da seçebilirsin... anladın değil mi?
Rahat ol, ruhlardan olabildiğince uzak dur, gerisi kolay... Ben ayrılıyorum artık. En yakın mezarlığı biraz önce göstermiştim. Yine de seçim senin. İstediklerimi biraz önce kalktığımız bankın yanındaki çöplüğe koyarsın, orada güvende olacaktır. Kolay gelsin.
2. KISIM: ÖĞÜTÜŞ
Bekçinin harabesi mezarların henüz başladığı yerde bir taş yığınıydı. Gördüğü kuzey ve doğu duvarları kapkaraydı, yalnız yarım ayın ışığı bu duvarlara kaygan bir parlaklık veriyordu. Yaklaştıkça parlaklık soldu ama kayganlık sürekli aynıydı ve duvarın birkaç adım gerisinde iğrendirici bir hal aldı.
Doğu duvarındaki kapının eşiğine henüz gelmişti ki buz gibi bir rüzgâr duydu. Başını, içgüdüden de derin bir olguyla, mezarlığın güneyine düşen ormana çevirdi. Öylece bekledi. Baldırları dondu ve kafası içine cıva doldurulmuşçasına ağırlaştı. Bekledi ve gözlerinin bakmadığı bir uzaklıkta gözlerinin görmediği siyah, ince ama ağır bir tülün uçtuğunu hissetti.
Duygu kaybolunca uyandı, bir an kendini nerede olduğunu hatırlamaya çalışırken buldu, başını çevirdi ve küçük ahşap kapıyla yüzleşti. Kapıya vurdu. Bekledi, rüzgâr vardı ama soğuk değildi. Arkası mezarlıktı, zaman gece yarısıydı ve en sevdiği içeceği hatırladı. Mezarlıktan henüz hortlamış bir ölünün arkasından yavaş ama amaçlıca yaklaşmamasını umarak bekledi ve tüm bu zaman kendisine evrenin her yanına dağılmış yıldızları anımsattı; boşluğun ardından birden bire var olan zamanı, sıcak ama dondurucu kızıl ışığı...
Duygu kaybolunca uyandı, bir an kendini zamanın hangi evresinde bir zerre olduğunu düşünmeye çalışırken buldu. Kapıya tekrar vuracakken kapı hafif bir gıcırtıyla açıldı.
Ormanın derinleri kadar bir karanlık, kapıyı açanı görmesini engelledi. Ne ki dolunay kara bulutların arasından sıyrıldığında soğuk bir rüzgârla birlikte bir ışık getirdi. Yaşlı, kısa bekçinin koca kafasındaki çökmüş yüzünü seçti. Gözbebekleri koca gözlerinin ağı içinde siyah noktacıklardı. İşte bu buruşmuşluktan, iğrençlikten ürkmedi de, adam koca gözlerini sadece gözbebekleri kalıncaya kadar kısıp bir tilkinin bile taklit edemeyeceği sinsilikte sırtınca anlık bir dehşete kapıldı. Sırıtınca açılan ince dudakları arasındaki küçük, çoğu çürümüş veya dökülmüş dişleri aklına derin uçurumları getirdi; karanlık, sonsuzluğa kadar derin uçurumları... Bu dehşet dalgasıyla gerileyince adamın soğuk elleri gencin bileğinden yakaladı. Adam hala gülüyordu, yalnız bu ifadeye bir öfkenin de katılmış olduğunu görüp rahatladı. Ardından gülümseme tamamen kayboldu, yerini küçük düşürücü bir bakış almıştı. Yaşlı, gençten bir şey vermesini istiyormuşcasına elini gücünün yettiği kadar sertçe uzattı.
3.KISIM: BOŞLUK
Mezarlık kapısına giderken ayağı büyüklüğünde, ağır taşlara takıldı. Her tökezlemede ayağından kulaklarına kadar buz gibi bir dalga geçti. Yakından gelse bu kadar korkutucu olmayacak yaprak hışırtılarını duydu. Hışırtıların arasından, savrulan siyah bir tülün sesini duydu. Dibi mutlak siyah, büyük bir çukurun önünden geçti. Bu ipek yolunun ardından...
...mezarlığın kapısını açtı. Adımını içeri atacakken garip bir düşünceyle ürperdi. Sağ ayağını geri çekti ve içeriye sol adımıyla girdi. Kapıyı arkasına aldığında beklediği şeyler olmadı. Ne etrafı salt karanlığa döndü, ne de kendisini bulunmayı hiç istemeyeceği yerlere savuracak bir kasırga başladı. Bir süre, yerden çıkabilecek bir elin bacağından yakalamasını engellemek için yere bakar halde gezindi. Anlık, damarlarını çatlatır bir ürpertiyle havada süzülebilecek türlü dünya dışı yaratıklar aklına geldi. Kafasını kaldırdı. Bir sonraki ürperti, kendi denetiminde olmayan adımlarının kararlılığını farkedince geldi. Bilinci bir namevtin zevki olmamak için etrafını kollarken, adımlarını yöneten güç, bedenini sıradan bir mezarın arkasına bırakıp uzaklaşmıştı. Mezartaşının önüne yürüdü. Mezardan çıkacak dişlerin boğazına dayanmamasını umarak başını taştaki yazılara eğdi. Bir ay kadar öncesine tekabül eden ölüm tarihini ve "Esra Çıkış" adını gördü. Başını kaldırıp birkaç adım geriye çıktı. Başını birden arkaya çevirdi, bir şey olmadığından emin olunca mezarın toprağına baktı. Mezartaşı biraz öncekinden de demir bakireye dönmüştü.
Birazdan yeniden eğildiğinde bu kez kesinlikle o sakin toprağın içinden bembeyaz dişler çıkıp boğazını yakalayacaktı. Öyle olmasa, bir el çıkıp bacağından yakalayacak, diğer mezarlardan gelen ölüler yanına gelene kadar da bırakmayacaktı. Bu düşüncelere daldıkça o siyah tülü yeniden hissetti. Bu kez koluna sürtünmek üzereydi. Kendini bu görünmez tülden geriye çekti. Bir türlü denetleyemediği düşünceleri bir süre sonra evrenin kapkara kuytularna kaydı. L........'ın şekilsiz yaratıklarının birer ölü olup olmadığını düşündü. Bir nova patlamasının evrene kaç nötron salacağını saymaya çalıştı. Bir karadeliğin içindeki şeklini tasavvur etmeye boşuna çabalayıp durdu. Sonunda, uyanırken, karadeliğin içindeki o sonsuz uzun şekli kendi bedenine dönüştürdü
4. KISIM: UN
(Siyah tül giderek büyüdü, önce Dünya'yı saracak gibi kıvrıldı, sonra daha da büyüdü. Büyüdükçe sesi dayanılmaz bir hal aldı. Güneşi söndürdü. Evren'in kuytu köşelerinden birinde, bu zavallı gezegendeki kibirle sırıtan insanlık bir anda yok oldu.)
Kadının cesedi hiç kirlenmemiş kefenin üzerindeydi. Çıplaktı. Kadını ters çevirdi. Çevresini vakumdaymış kadar soğuk hissettiğinden kamışı kendiliğinden dikleşmişti. Kadının içine girdi.
Siyah tül yanmaya başladı, tülün gölgesi Dünya'nın üzerinden kalktığında geride soğuktan yanmış kemikleriyle insanlık göründü, hilal bulutların arkasına saklandı, soğuk rüzgar durdu, ceset kadın inledi...
...genç sustu, soluğu kesildi, dizlerinin bağı çözüldü ve yere çöktü. Kadın başını çevirdi. Genç adam tek bir soluk verdi : "Anne!"

